13 Ağustos 2009 Perşembe

* SİNEMANİ / Ömür Denilen Şey



Bilirsiniz, her hanım bahar, yaz, sonbahar gibi devrelerde ev temizliği yapmayı bir mecburiyet hisseder. Geçenlerde sevgili eşim temizliğe kalkışmış. Eve geldim ki, her şey yerinden oynamış. Kapıdan adımımı atar atmaz aldığım ihtar üzerine sağ bacağım havada kalakaldım. Ayakucuma altları silinmiş bir çift terlik kondu ve temizliğin “On Emrinin” ilki bildirildi: “Her yeri sildim, dikkatli ol!” Merhametli ve sevecen eşim biraz sonra önüme bir kutu bıraktı: “Bunların senin için önemi var mı? Atabilir miyim?”

Baktım ki ne göreyim? Ta öğrenciliğimden beri önem verip biriktirdiğim ne kadar belge, fotoğraf, hikâye ve şiir denemelerim varsa kutunun içinde! “Aman Allah’ım! Ne yapıyorsun sen? Bunlar benim hafıza kutum. Hiç atılır mı?” Diyecektim ki birdenbire sustum: ünlü bir piyeste bir adam yeni bir ev alıyor, yepyeni eşyalar ile döşüyordu. Her şeyin mükemmel olmasına o kadar dikkat ediyor ki, çalışanlar bunalıyordu. Nihayet iş bittiğinde gece yarısı olmuştu bile. Adamın kâhyası soruyordu, “Başka bir arzunuz var mı Beyefendi?” Adam oturduğu koltukta odayı baştan aşağı, tavandan duvara süzüyor ve “Hayır lambaları söndür!” diyordu!Bütün o çabalar, titizlenmeler, hayatın içindeki aşağı yukarı koşuşturmalarımız bir gün “iç lambamızın sönmesiyle” aynı şekilde karanlığa gömülmeyecek mi? Hepimiz sonunda biriktirdiklerimizi, sevdiklerimizi, değer verdiğimiz her şeyi bırakıp gitmeyecek miyiz? Elbette. Kutuya giderek soğuyan bakışlarla baktım; “Ben yoksam bu kutunun kim için ne anlamı olacak ki?” Diye düşündüm. Bizim büyüklerimizin hangi eşyalarını kaç nesil ve ne için saklıyoruz? Bir gün her şey bir avuç toz olup gitmiyor mu? Tarık Buğra hikâyelerinden birini ne güzel bir alıntı ile süsler: “Bu dünyanın kâşanesi kum üzerine kuruludur; İşte geldik, işte gidiyoruz Devletlim!”

Eşime hak verdim. Kutuyu sonsuza kadar saklayamazdım. Hemen ve ciddi biçimde elemeden geçirdim, hacmi üçte bire indi. Kalanları ölünceye kadar saklayamaya karar verdim… Şimdi Aykut Oray’ın, Dördüncü Kaunos Altın Aslan Türk Filmleri Festivali'nde kendisine verilen onur ödülü için bulunduğu Köyceğiz’de, otel odasında aniden ölmesi üzerine (Tanrı’dan rahmet diliyorum) bir kere daha düşündüm: hayat çok kısa. O şarkıdaki gibi: “Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?”

Ömrümüzün her saniyesini gerçek anlamda değerlendirmek ve bilincine vararak yaşamak gerektiği, biriktirmek yerine elimizdeki değerleri hayata katmayı öğrenmeliyiz ve yapmalıyız. Şiir, öykü, hatıra, deneme, birine duyduğumuz sevgi, yapmamız gereken hayır ve iyilik… Bunları saklamak, ertelemek belki de sonsuza kadar kaybolmaları manasına geliyor… O halde yazdığımız şeyleri yayınlamalı, birini seviyorsak bunu ona söylemeli, içimizden iyilik yapmak geliyorsa veya birisi yardıma muhtaçsa bunu hemen gerekleştirmeliyiz. Ömrümüzün nerede ne zaman ve nasıl son bulacağını bilmiyoruz, bilemiyoruz…

1 yorum:

  1. ''Hayatı sözde değil,özde yaşamak''bu olmalı.

    YanıtlaSil