26 Ağustos 2009 Çarşamba

*SİNEMANİ / Çakmaklı: İnanmışAdamın Ardından

Cahit Sıtkı, “Gittikçe artıyor yalnızlığımız” derken elbette kendi yaşıtlarını, akranını, belki kendinden büyüklerini katarak söylüyordu şiirini… Şairin dışa vurduğu türden yalnızlık duygusuna kapılmak genellikle yaprak dökümünün başladığı yaşlarda oluyor. Hiç unutmam: Barış Manço vefat ettiğinde Cem Karaca, “Kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim!” demişti. Bunlar Barış Manço için sarf edilen cümleler içinde beni en çok etkileyeni olmuştu. Peyami Safa’nın dediği gibi “Ölen kişi ne kadar yakınımız ise biz o kadar fazla müteessir oluruz!”

Peki, yakınlık nedir? Kan bağı mı? Aşk mı? Dostluk veya arkadaşlık mı? Aynı zirvelerde kanat çırpmak mı? Veya bunların hiç biri değil de bizim bilmediğimiz başka bir his mi? Bazı kişiler öldüğünde bütün yukarıda saydıklarım olmasa bile derin bir keder kaplar içimizi, müteessir oluruz... Mahzun oluruz... Mükedder oluruz... İçimiz acır... Gözlerimizin dolduğunu kimseye belli etmemek isteriz...

Cem Karaca, belki yükseldiği müzik zirvesinde yalnız kalmanın acısını yaşıyordu. Dilinden, halinden, ruhundaki çalkantılardan anlayan kişilerden birinin daha gittiğini fark etmişti. Üstelik kendisi ile aynı zirvelere tırmandığı halde bir fark ve değer yaratan bir yoldaşın yokluğu onun acısını ikiye katlıyordu… Sanıyorum öyleydi…

“PRODÜKTÖR OLACAĞIM!”

Türk sinemasının yaprak dökümü devam ediyorken gidenlere Yücel Çakmaklı da katıldı: Kimine göre yaşını başını almış, kimine göre daha gençti! Bakalım: 1937–2009=72! Nedir 72 yıl? Elbette koskoca bir ömürdür. Elbette çok çok uzun bir zamandır ama… Ama dünya standartlarına göre yolun son çeyreğinin başlangıcıdır… Çünkü Batı’lı insanlar, 85–90 yaşında dünya turuna çıkıyorlar. Üstelik bastonsuz! Bizim kaderimize bakın! 50, 55, 60, 70… demeden insanlarımızı kaybediyoruz. Hayat tecrübelerini en mükemmel biçimde yansıtılacakları yaşlarda bir değer ve fark yaratmayı başarabilmiş bu insanlarımızı ebediyen aramızdan ayrılıyorlar...


Yücel Çakmaklı, sert ideolojik tartışmaların yaşandığı 60'lı, 70'li yıllarda, sağcıların sinemada esamisinin okunmadığı bir zamanda “sinema yapmaya” karar vermiş ve yapmış bir şahsiyettir… Başbakan onun hakkındaki konuşmasında, “Yücel Çakmaklı’yı MTTB’den tanırım" dedi. Cenaze’de, MTTB’nin kamuoyuna mal olmuş başkanlarından Rasim Cinisli Bey'e sordum: “Yücel Bey'i tanır mısınız?” Rasim Cinisli, Çakmaklı’nın MTTB üyesi olduğunu, sık sık gelip gittiğini, bu arada Atatürk tarafından MTTB’ye hediye edilen sinema makineleri ile pek çok uğraştığını anlattı. Hatta bir defasında ona, “Yücel, sen ne olmak istiyorsun?” diye sormuş. Çakmaklı, “Prodüktör!” demiş. Cinisli kanaatini şu sözlerle açıklıyor bana: “Kılık kıyafetine, haline baktım. İçimden bu ne büyük iddia diye geçirdim. Ama sonunda Çakmaklı kendi vadisinde öncü bir sinema adamı ve film yapımcısı oldu. Onun gibi çok genç yaşta ne yapmak istediğine karar vermiş pek az insana rastladım. İnandı ve başardı…”

"İnanmış adam" ile Tercüman Gazetesi’nde kültür sanat muhabirliği yaptığım yıllarda tanıştım. Milli Sinema'nın kurucusu olan Çakmaklı'nın filmleri ve sinema estetiği hakkında kendisi ile röportajlar yaptığım gibi filmlerini acımasızca eleştirdiğim oldu. Yönetmenliğini yaptığı Kuruluş dizisinin baş aktörü konusunda Tarık Buğra ile yaptığımız sohbeti bir başka zaman anlattığım için burada yazmıyorum. Ama Kuruluş filminin kapalı setine ilk giden gazeteci bendim. Cihan Ünal o zaman Türkan Şoray ile evliydi ve genç bir hanımla başrol oynuyordu. Ünal’ın yanına yaklaştığımda acayip bir sarımsak kokusu ile kendimi kaç metre geriye attım bilemiyorum! Türkan Hanım’ın ne kadar kıskanç, Ünal’ın başrol arkadaşı Mal Hatun karakterini canlandıran Sema Çelebi’nin ise ne kadar talihsiz olduğumu Yücel Bey'e söylediğimi hatırlıyorum. Gülüşmüştük...

Yücel Bey ile aramızdaki ilişki inişli çıkışlı oldu. Kendisi bana zaman zaman küsse bile Antalya Film Festivali münasebeti ile tanıştığım muhterem eşi hem beni hem eşim Sema’yı pek severdi. Fatih Camii’nde gök rengi gözlerinde yaşlarla oturup baş sağlı dileklerini kabul ederken ne kadar da ‘yalnız’ bir hali vardı!

Yücel Bey’e Tanrı’dan rahmet diliyor ve bu günlerde sık sık hatırladığım Cahit Sıtkı’nın 35 Yaş şiirinin son kısmını bir daha aktarıyorum:

Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.


Çakmaklı ile yaptığım son röportaj, İstanbul Sanatevi sitesinde yayınlanmıştı. İlginizi çeker ise tıklayabilirsiniz...

http://www.istanbulsanatevi.com/roportaj/roportaj.php?id=3


Bu yazı 28 Ağustos 2009'da Bizim Gazete'de Yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder