11 Eylül 2009 Cuma

*SİNEMANİ / Teknoloji Mesajın Nesidir?

ANADOLU’dayım; yine sinemadan, ön gösterimlerden uzak bir hafta geçiriyorum. Ara vermek iyi oluyor. Çok uzun zamandan beri unuttuğum yepyeni zevkler keşfediyorum.

Kardeşim Yücel’in bir yaşına basmak üzere olan oğlu bebek Ahmet, her sabah “hayatı her gün bir mucize gibi yaşamayı” unuttuğumu hatırlattı.

Üç katlı, basit yapılı aile apartmanında –ben şekerim yüzünden oruç tutamasam da – Ramazan’ın rükünlerini, iftarı ve sahuru birlikte yaşamanın keyfini bir kere daha tatmak çok uzaklardaki bir dosta kavuşmak kadar keyif verici…
Bazıları ben doğarken dikilmiş, bazılarının dikilişine şahit olduğum veya bizzat diktiğim zeytinliğimizde, üzüm salkımını andıracak kadar çok tutmuş zeytinleri okşayarak kırmızı toprağa (terra rosa da diyorlar) yalın ayak basmak ayrı bir saadet.

Genleriyle oynanmış ürünler yerine dedelerimizin yetiştirdikleri türden, Egelilerin “bardacık” dedikleri “bardak” veya Maraş’a mahsus Abbas incirlerini dalından koparıp kabuğunu soymadan yutuvermenin “tek dişi kalmış medeniyete” harika bir meydan okuyuş olduğunun farkına varmak…

Artık beli bükülmüş anacığımla memleketimin inanılmaz derece lezzetli kırmızıbiberlerini ayıklayıp ezdikten sonra güneşe koyarak biber salçası çıkartmak… Güneşin sıcağı ile kavruldukça gelen mis kokuları içime çekerken, “İşte bu benim eserim, içinde hiçbir katkı maddesi yok! Raf ömrü uzasın diye kansere, şekere ve tansiyona sebep olan hastalıklı gıdalardan değil. Gerçek ve şifalı bir gıda…” diye gururlanmak…

Keçi sütünden yapılmış yoğurdu daha sonra ayran yaparak elde edilen tereyağını (Maraşlılar ‘teze-yağ’ diyorlar) yerken market raflarından bir daha tereyağı almamaya ant içmek (ki bu sözümü tutabilir miyim, bilemiyorum).

Bu arada “yoğurt” kelimesinin Türkçe ‘yoğuşturmak’tan geldiğini hatırlayıp “O zaman ayran hangi dilden gelme?” sorusuna cevap aramak: Biri yoğurtmak ise diğeri de “ayırtmak” olmalı gibi doğruluğu dilcbilimcilerce denetlenmesi gereken bir çıkarımda bulunmak! “Yoğurt, ayran halinde iken yayıkta çalkalandığında içindeki yağın ayrılması bunu göstermiyor mu?” diyerek kendi tezine destek bulmak!

İstanbul’da yaşanamayacak pek çok şeyi Anadolu’da yaşamak mümkün ancak bunları bir internet salonunda (q klavye) ile sıralamak benim için imkânsıza eş bir çaba… Burada bir (f klavye) bulmak ise çok zor.

Her şeyde yerliliğin korunmaya çalışıldığı bu topraklar, iletişim teknolojisinin dayatmalarına karşı suskun. Maraş halkı en azından gıda ve tarım alanında Türk yaşam biçiminden doğan geleneksel ürünlerde direniyor ama Türkçeye daha uygun olan klavye umurlarında değil!


Televizyonlar gizliden gizliye direnen geleneksel hayatın üzerinde bir Samyeli gibi esiyor. Havadaki sinyaller bir gün insanlar uyurken, sanki Büyük Sahra’nın kumlarına dönüşecek ve Tanrı esirgesin bizim olan her şeyi yutacak!

Marshall McLuhan mıydı o “Teknoloji mesajın kendisidir” diyen?


Bu yazı 11. 09. 2009 tarihinde Bizim Gazete'de yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder