İlk defa 15 Nisan 2010 tarihinde yayınlanan Kosmos eleştirimi, blogumda yeniden yayınlamamın sebebi, filmin benim katılamadığım iki kademeli ödül sistemi yoluyla, SİYAD üyeleri tarafından iki defa ödüllendirilmesi sebebi iledir. Kosmos, SİYAD üyeleri tarafından 2010 yılının En İyi Filmi ve En İyi Yönetmen kategorilerinde ilk sıraya çıkartıldı. Muhtemelen filmi seyretmeyen veya seyredip eleştirel bir bakış açısı getiremeyen sade vatandaşlar bu seçimden dolayı iyice meraklanmışlardır. Belki birileri düşüncelerimi paylaşır diye umuyorum:
Şimdi nerede okudum, bilemiyorum fakat pek hoşuma giden bir tasavvuf 'kıssa'sıdır. Yıllarca kendini ibadet ve riyazete adayan bir adam bir gün çıkıp dolaşmak, kırlarda gezinmek ister. Bir yakını onu şehrin dışında kurulan panayıra götürür. Zahitin canı kuş şeklindeki şekerlerden yemek ister. Elini dokunduğu kuş şekerler canlanıp uçmaya başlar: Pırrrrr!
Bunu gören ahali, “İşte evliya budur, ona katılalım, belki öbür dünyamızı kurtarırız.” diye yıllarca yalnızlığı, sessizliğe, içe dönük yaşamaya başlayan 'zahid'in peşine düşer. Kalabalık o kadar büyür ki, neredeyse bir ordu halini alır. Bundan pek sıkılan zahit, yalnız dağılmaları için kalabalığa yalvarır. Dinleyen kim? Bunun üzerine –affedersiniz- gaz çıkarır. Halk hemen etrafından uzaklaşmaya başlar… İçlerinde sadece bir kişi onu bırakmaz: Sen niye gitmiyorsun? Diye sorar bizimki. Israrcı adam cevap verir, “Ben o yel ile gelmedim ki, o yel ile gideyim!”
Reha Erdem’in Kosmos filminin Kosmos isimli meczup, hırsız ve “istidraç” sahibi delikanlısı tıpkı bu 'kıssa'da anlatılanları yaşar... Karlarla kaplı bir günde muhtemelen başka bir şehirden kovulduğu için bir başka kasabaya gelir. Ağlayarak. Çünkü neredeyse donmak üzeredir. Bu arada dere kenarına çaldığı paraları saklarken bir kızın (Neptün) dere boyunca çığlıklar atarak koştuğunu görür. Suda ölü bir çocuk vardır. Suya girer, çocuğu bağrına basar ve diriltir!
Bizler, daha adamın muhtemelen esrarkeş (çünkü çay ve şekerden başka şey ile beslenmez!) ve hırsız olduğunu bilmediğimiz için onun Hz. İsa formatında bir ermiş olduğunu zannederiz. Yönetmen bazı olaylara bu 'sanı'yı besler. Kasaba halkı da böyle düşünmeye başlar. Bu arada bir türlü bitmeyen tatbikatlardan gelen top sesleri (eğer filmin imaları ve örtülü göndermeleri olduğunu farz edersek PKK ile savaşan askerlerin harekât ve seferlerinin sesleri de diyebiliriz), mezbahalarda böğüren inek ve öküzlerin boğazlanışları, öksüre tıksıra bir yoksulluğu yaşayan halkın, Ermenistan sınırının açılmasına karşı çıkışları arasında, esrarkeş meczubun varlık, varoluş, ahlâk, yaşam ve ölüm, aşk gibi insanlık sorunsalları üzerinde hezeyanlarını dinleriz…
Hayatını kurtardığı oğlanın ablası Neptün ile yarı Şamanî, yarı hayvanî bir aşk yaşamaya başlar. Kosmos, horoz çığlıkları atarak ağaçlara tırmanır ve Twilight’daki Edward Cullen (Robert Pattinson) misali dallara tüner. Zavallı Neptün, bu acayip adamı aşağıdan tavuk gibi gıdıklayarak izlemek zorunda kalır.
Diğer bir tuhaflık ise topal bir asker kızının Kosmos’un himayesine girmesidir. Kızın hastalığının tedavisi yerine kendini uyuşturacak haplar aldığını öğrenen Kosmos, kızı önce terk edip sonra “bardak çekme” metoduyla tedavi etmeye kalkar. Önce kızın baldırlarını emer ve tükürür. Lanet hastalık bir türlü çıkmaz! Sonra yine “bardak çeker” gibi kızı yüzükoyun yatırır, sırtını belinine kadar açar, ağzıyla bardak çekmeye başlayıp tükürmeye devam ederken, kasaba halkının şikâyeti üzerine onu arayan komutanın eline düşer. Önce Hz. İsa’yı affeden Romalı Vali Platus gibi Kosmos’u önemsemeyen komutan, kızını (veya kız kardeşini veya baldızını) Kosmos’un evinde böyle garip bir biçimde bulunca “İşte şimdi yedim seni!” diyerek Zeytun Dağı’na sefere çıkar!
Bir diğer garip hikâyecik ise 45’ini devirmiş, kız kurusu ve doğal olarak ahlâklı bir öğretmen ile Kosmos’un yaşadığı birkaç seferlik seks olayının ardından kadının intihar edişidir! Bu ilişkiyi anlayamadığım ve anlamlandıramadığım için bir yargıya varamıyorum. Fakat Reha Erdem sonunda yapacağını yapar. Muhtemelen bir Rus uydusu gümbürtü ile kasabanın yakınlarına düşer. Bu neredeyse “Eller aya biz yaya!” deyimini hatırlatan bir sahnedir. Zaten film de bundan sonra Kosmos’un tıpkı geldiği gibi ağlaya, tıksıra yaya biçimde kaçmasıyla son bulur…
Filmin en güzel yanı görsel ve işitsel tasarımlarıdır! Bu kadar uçuk ve nereye oturtulacağı belli olmayan bir hikâye başka türlü nasıl izlenebilirdi ki?
Şunu hatırlatmakta fayda var ki, kendini bu filme kaptıran vatan evlatları, Kosmos'un sayıklamalarını Mevlana veya İbn Arabî veya bir diğer Müslüman mutasavvıfın sanmasınlar. Kosmos'un kimi cümleleri doğrudan M.Ö 250 ve 168 seneleri içinde kim tarafından kaleme alındığı bilinmeyen (Yazar kendini kitapta Kuhelet veya Kudüs Kralı Davud'un oğlu -yani Kral Süleyman- diye tanıtıyor) Ekleziyast kitabındaki kimi aforizmaların tıpa tıp aynısıdır.
Örnekse örnek:
"İnsanın kaderine tespit eden ne fazilet ne faziletsizliktir; kör ve merhametsiz bir tesadüften ibarettir. Ben güneş altında gördüm ki, yarışı kazanan en hızlı koşan değildir; savaşı kazanan da en kuvvetli taraf değildir. Ekmek daha akıllıya, servet daha zekiye nasip olmuyor. Bu hususta zaman ve şans her şeydir."
"İnsanın kaderine tespit eden ne fazilet ne faziletsizliktir; kör ve merhametsiz bir tesadüften ibarettir. Ben güneş altında gördüm ki, yarışı kazanan en hızlı koşan değildir; savaşı kazanan da en kuvvetli taraf değildir. Ekmek daha akıllıya, servet daha zekiye nasip olmuyor. Bu hususta zaman ve şans her şeydir."
"Evvelce olan şey, yarın da olacak olan şeydir; şimdi yapılan ilerde de yapılacaktır. Güneşin altında hiç yeni bir şey yoktur. Bir şey var mıdır ki, 'bak şu yeni' denilebilsin? Bizden önceki zamanda da vardı."
"Allah'ın güneş altında sana nasip ettiği ömrün bütün boş günlerini sevdiğin kadınla sevinç içinde geçir." / "Cilt cilt kitap yazmakla iş bitmez; fazla okumak cisme yorgunluk verir." / "Çok hikmette çok keder var; bilgisini artıranın kederi de artır."
"Fakat bu da bir hayal; insan bir hayvandır ve öbür hayvanlar gibi ölecektir. Çünkü Ademoğullarının başına gelenler, hayvanların da başına geliyor; sonları birdir ve aynı suretle ölürler. Bunların da diğerlerinin de sermayeleri bir nefesten ibarettir. Bu bakımdan insanların hayvanlara hiçbir üstünlüğü yoktur; çünkü her şey boştur, nafiledir. Her şey aynı yere gidiyor; hepsi topraktan yaratılmış ve hepsi toprağa dönecektir."Görsel ve işitsel tasarımıyla, hikâyesiz bir hikâye ve "kosmos gösterip kaos çakarak" bizleri iki saat boyunca perdeye adeta çivilemeyi başaran Reha Erdem’i kutluyorum! Ama bu arada Kim Ki-Duk’un Boş Ev filmini hepinize tavsiye ederim. Arapça bir şarkının “Selâmen habîb” (Esenlikte ol sevgilim) cümlesinin sık sık tekrarlandığı Boş Ev gerçekten mistik bir çığlıktı! O kadar sessiz ve derindi ki, evren yerinden oynuyor sanmıştım!
Kosmos’u izlerseniz Boş Ev’i de (Bin-Jip) mutlaka izleyin!
ALTYAZI : İstidraç: bazı kişilerin tabiat kanunlarına aykırı olarak gösterdikleri harikulade haller.
Bu yazının ilk yayınlanış tarihi 15 Nisan 2010'dur...


0 yorum:
Yorum Gönder