15 Şubat 2012 Çarşamba

Geleneğin Tadı

Büyük Anneanne, sakin ve çok derinden gelen sesiyle, İstiklâl Savaşı’nın acıklı, karanlık ve vahşi günlerinde gelecekle ilgili sual eden yakınlarına Şeyh Efendi’nin sık sık tekrarladığı bir kehanetten söz ederdi. Şeyh Efendisi şöyle dermiş: “Evran geldiğinde çok kan dökülecek!”. 


Ben, onlarca defa dinlediğim halde tüyler ürpertici kehanetleri yeniden duymak; “fala inanma ama falsız da kalma” düsturunca bir fincana bakarak tekrar tekrar uydurulan geleceği işitmek için hep esrarengiz bilgilerle dolu olduğuna inandığım Büyük Anneanneye gitmek isterdim. Evleri, Divanlı Mahallesi’nde parke taşlarıyla döşeli bir yokuşun en tepesindeki büyük düzlükte, bir ara sokaktaydı. Etrafındakilerin aksine Büyük Anneannenin evi bir konak,  mimari bir miras değildi ama sahibesi bir Türk geleneğini yaşatan muhteşem bir kadındı.

Büyük Anneanne, kahveyi hiçbir zaman öğütülmüş olarak bulundurmazdı. Daima çekirdek halinde ve nemden korumak için bez bir torbada saklardı. Misafirleri geldiği zamanlar, titreyen elleriyle torbanın içinden bir miktar kahve çekirdeği alır, üstü kapaklı tavasına kor, kış aylarında mangalda, yazları ispirto ocağında kavururdu. Biz onu bahar ve yaz aylarında ziyaret ettiğimizden olacak en çok ispirto ocağında kahve kavuruşunu hatırlıyorum. Önce havayı keskin bir ispirto kokusu doldururdu. Bu koku çabucak dağılır, ardından çok yoğun hatta insana sarhoşluk veren bir kahve kokusu her yanımızı sarar adeta genzimizde konaklardı! Kavurma işlemi bittikten sonra tek bir kabuk bile ziya edilmemek şartı ile kahve,  pirinçten el değirmenine aktarılır ve çekilirdi. Çünkü her kahve çekirdeği kabuğu, pişmiş kahvenin üzerindeki köpüğün fazlalaşması ve kremamsı bir kıvamla damağa lezzet bırakması demekti.

Değirmenin ayarını, özellikle kahvenin iri çekilmesi için gevşek bırakırdı. Yani bugünkü gibi pudra halindeki kahveden pişirip ikram etmek Büyükanane için dünyanın en büyük hareketine uğramak olurdu herhalde. Sonra kaynatılıp dinlenmeye bırakılmış, Pınarbaşı suyu cezveye boşaltılır, miktar-ı kifaye şeker ilave edilir ve kahve soğuk suya katılır, titreyen ellerle karıştırılırdı. Eğer kahve mangalda pişiriliyor ise mangalın külleri deşildikten sonra, cezve mümkün olduğu kadar ateşin “serin” yerine sürülür, bu arada Tekel’in tütününden birkaç sigara sarıldı. İlki hemen kahve olana kadar içilir, diğerleri fincanlara boşaltılacak kahveyi beklerlerdi.

Büyük Anneanne, Kahramanmaraş’ın son Mevlevi Şeyhi Selim (Yaman) Dede’nin son eşiydi. Uzun, karışık bir yüzü, ak şeşinin altından sağa sola saçılan bembeyaz saçları vardı. Torunlarının çocuklarını görmüş bahtiyar bir kadındı. Tekke ve Zaviyeler lağvedildikten bir müddet sonra ebedi hayata göçen şeyh kocasının acısını, yüzünde ve hüzünlü gözlerinde her zaman görebilirdiniz. Onu her zaman çok yaşlı ve büyük bir hüzün abidesi olarak hatırlıyorum. Hatta hüzün eğer cisimleşmiş olsaydı, mutlaka Büyük Anneanne suretinde görünürdü, diye düşünürüm.

Büyük Anneannenin ne kadar önemli bir kadın olduğunu yıllar sonra bir tesadüf eseri öğrendim. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın Cumhuriyet’in Kuruluşu’nun 50. yılına armağan edilen Şiir Tahlilleri kitabı bir keşif yapmama sebep olmuştu. Bir akşam vakti, Ulu Cami ve Maraş Kalesi manzarası karşısında, çocukluğumun en güzel zamanlarını yaşadığım Ali Dedemin evinde, Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları şiirini okurken yapmıştım keşfi. Böyle bir atmosferde, birden bire, ‘Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın acıklı hikâyesi ile karşılaşmam, hayatımın en ilginç tesadüflerindendir… Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, yani “Büyük Dayı” ile karşılaşmam elbette ki beni, derinden etkilemişti. Nasıl bir heyecan fırtınası estirdiysem aile bir araya toplandı ve Han Duvarları şiirini baştan sonra dinlemek zorunda kaldı. Şiir bittikten sonra, Büyük Anneannenin kızı, anneannem Hatice Hanım’ın gözlerinden iplik iplik yaşlar geldiğini fark ettim. Bir müddet sonra, Han Duvarları şiirinde hikâyesi anlatılan Satılmış'ın yani Mehmed’in üvey ağabeyi olduğunu, ilk gençliğinde Şıh Turan Mahallesi’nde bir kıza sevdalandığı için babası Selim Dede tarafından Şam’a okumaya gönderildiğini, daha sonra Maraş’a geri dönemeden Birinci Dünya Harbi’ne katıldığını, geri döndüğünde ‘ince ağrıya’ yakalandığını anlattı. Dr. Said Emirmahmutoğlu’nun, Mehmed Yaman’ı, yani Maraş’ın son Mevlevi Şeyhi Selim Dede’nin üvey oğlu Satılmış'ı, İstanbul’da Gureba Hastanesi’nde görüp konuştuğunu da anlattı. Ama ne yazık ki, hikâyenin Milli Edebiyat akımının en büyük şairlerinden biri tarafından ebedileştirildiğini ne Şeyh Selim Dede ne eşi Ayşe Hanım (yani Büyük Anneannem) ne de Şeyhoğlu Satılmış görebilmişti!

O akşam yemek vaktinin sarkmasına sebep olan bu acıklı hikâyenin peşini bir müddet hiç bırakmadım. Dr. Said Emirmahmutoğlu Bey ile görüştüm: Doktor Bey, asistanlık yıllarında  ‘Şeyhim’in oğlu’ diye söz ettiği Mehmed ile Gureba Hastanesi’nde gerçekten karşılaşmış ve onun verem olduğunu kendi ağzından dinlemiş…

Büyük Anneanne, evet nasıl büyük bir kadındı? Bir imparatorluğun çöküşüyle birlikte, üvey ve öz evlatlarının gözleri önünde birer yaprak gibi düşmelerini, bir imparatorluğun en büyük manevi kurumlardan biri olan Mevleviliğin diğer tarikatlar gibi lağvedilişini, Şeyh Kocası’nın bu acıya dayanamayarak ebedi hayata göçmesini ve daha neleri yaşamıştı… Büyük Anneanneye kala kala bir zamanlar Mevlevi Dergâhında yaşanan kahve seremonisinden başka bir şey kalmamış gibiydi. O büyük ve büyülü geçmiş artık iyice fakirleşmiş, çok şeyini kaybetmişti fakat özünü hiç yitirmemiş kahve geleneğinde yaşıyordu… Yaşıyordu çünkü onu gözlerimle gördüm. Büyük Anneannenin titreyen elleri ile kavurup, el değirmeninde çektiği ve mangala sürüp pişirdiği kahveden defalarca tattım. Bu geleneğin tadıydı. Geleneğin lezzetiydi…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder