10 Kasım 2012 Cumartesi

CEM ÇELEBİ İLE ALEMİ 14 BİN YIL GEZMEK

Cem Çelebi çaldı, Feryal Öney çığırdı.
Meslektaşım Ahmet Hakan, 9 Kasım akşamı büyük bir ses sanatçısı ve bağlama virtüöz olan Cem Çelebi’yi dinlemeye davet etti… Kabul ettim… Ekvator’dan gelip ilk işi Fenerbahçe stadyumuna uğrayarak bilet almak olan sevgili yeğenimiz Alper Gönenç’in doğum gününü kutladıktan sonra yola koyuldum. Taksim’e kadar Ataşehir Üsküdar dolmuşu, Üsküdar Kabataş motoru ve Kabataş Taksim tüneli olmak üzere yolu üç vasıtayla ve 45 dakikada almışken, Taksim’de, Büyükşehir belediyesinin Demirperde’nin ne demek olduğunu aynel yakîn müşahede ettiren tahta perdeleri karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Önce İstiklâl Caddesi’ne doğru bir hamle yaptım ama bu işe yaramadı. Orada simit ve bilet satarak maişetini çıkartmaya çalışan bir satıcıya sordum. Benim gibi binlerce kişi sorduğu için olacak, "Divan Oteli’nden döneceksin", dedi ve sırtını döndü! Fena oldum. Bir dahi yol sormamaya azm ü cezm-i kast eyledim ama bu psikolojimi değiştirmeye yetmedi. Ahmet Hakan’ın bir diğer davetlisi, halkla ilişkilerin divalarından biri olmaya aday Esra Zarakol’un telefonlarına cevap vermek, her bir cevapta bürokratlar gibi sallamak zorunda kaldım: "Beş dakika’ya kadar oradayım"! Haber Türk gazetesinin önündeki durakta kaç dakika bekledi Esra, bilemiyorum? Umarım o güzel türkülerin sözlerini kulağına izah etmemden ötürü hakkını helal etmiştir…

Benim yol maceramı katmazsak gecenin en güzel yanı, Cem Çelebi’nin sazı ve güzel sesiydi. Bu muhteşem saz ve gümbür gümbür ses insanı alıp başka yerlere götürüyor. Çelebi, benim çok sevdiğim ve onu dinlemeye gittiğim her defasında duymak istediğim Haydar Haydar'a başlamaz mı? Bu güzel anı okuyucularımla paylaşmak için hemen kaydettik. İşte "tıkla"sı.




Ahmet Hakan arkadaşlarından birini, Kardeş Türküler’den Feryal Öney’i de davet etmiş. Geç saat olmasına rağmen bu sürpriz meyvesini verdi. Cem, Feryal Öney’i sahneye çağırdı. Onlar çalıp söylemeye başladıklarında bende jeton ancak düştü. Makinemi çıkartarak birkaç kayıt aldım ama başı eksik kaldı. İşte o anlardan birine ulaşabileceğiniz “tıkla”!


Bu vesile ile Cem Çelebi’nin yeni albümü “İtikat”hakkında sizlerle birkaç söz söyleyeyim: 

Cem, Alevi bir aileden geldiği için, itikat derken doğal olarak Alevi itikadını kast ediyor. (Yazının yayınlanmasından sonra konuştuğum Cem, itikat kelimesini sadece Aleviliğe münhasır kullanmadığını beyan etti. Biline!) Elbette hem Alevilerin, hem de Alevi olmayan bütün Müslümanların temel kaynağı Kuran ve Hz. Muhammet olduğu için Hacı Bektaş Veli’den beri bütün itikat sahibi Aleviler, “Hak, Muhammet, Ali” diyerek inanış tarzlarını ifade ederler.

Tarih bize gösteriyor ki, Anadolu’daki Türk Hanedanı Osmanlı ile İran’ı idare eden Safevî Türk hanedanı, din konusunda ayrı yolları tutmuşlardır. Bu ayrılık büyük savaşlarla büyük yaralar açmıştır. Devletler, kendi mezheplerini temsil ederken, kendilerinden olanları kayırıp, diğerlerini dışlamıştır. Bu yüzden Türkiye’nin pek çok dağ köylerinde, zor ulaşılan bölgelerinde 400 yıl boyunca gelenek görenek dil ve itikatlarını muhafaza ederek yaşayan Alevi Türkler, köylerinden, büyük şehirlere göç ederek modern dünyaya (tarihin umumi akışına) dâhil olmuşlardır. Böylece yüzyıllar boyunca korudukları değerler, modern kültür ürünleri ile karşılaştıkça değişmekte, dönüşmekte ve muhtemelen yeni biçimlere bürünüp, muhtevalarla zenginleşip yeni bir senteze ulaşmaktadır.

Cem Çelebi, bu cümleden olarak geleneği temsil eden bir yana da sahiptir. Çelebi, gelenek kadar, çağının değişim dinamiklerini kavramış görünmektedir. O, geleneksel halk saz şairliğini küçük yaşta öğrenip, İTÜ Türk Müziği Konservatuvarından mezun olduğu için aynı zamanda modern eğitimi temsil eden aydın bir sanatçıdır. Aldığı hümanist (aydınlanmacı) ve pozitif temelli eğitime rağmen içinde doğup büyüdüğü Alevi geleneğini dışlamadan, bu geleneğin türkülerini çığırmayı sürdürmekte, piyasa işlerine, arabeske, kötü birer taverna taklidine dönüşen türkü bar eğlencesi türü repertuvarlara asla rağbet etmemektedir. Aynı zamanda, otantik (sahih) Türk müziğini, Yunanvari veya İspanyolvari söyleyiş şekilleriyle zorlayıp ezip büzmemeye gösterdiği özeni, diğer tüm ozanlara, türkü çığıranlara önermek borcumuzdur.

O halde Cem Çelebi ne yapıyor? Rönesans’tan itibaren kurgulanarak yaratılan türetilmiş Hümanizma’yla, gelenekte bulunan ulusal hümanizma ruhunu (ki en son ve en büyük temsilcisi Âşık Veysel’dir) bir araya getirmek gibi ciddi bir misyonu üsteleniyor. Bunun farkında olup olmadığını bilmiyorum ama gelenek onu bu yola çoktan sokmuş bile…  

Albüm repertuvarı  yukarıda sıraladığım fikirlerimi destekliyor. Cem Çelebi, kendi besteleri ile Âşık Veysel Şatıroğlu, Âşık Davut Sularî, Âşık Ali Metin Dede, Zaralı Halil Söyler, Derviş Yunus, Âşık Seyranî, Muzaffer Sarısözen (derlemeci), Âşık Hüseyin Yıldız, Pir Sultan Abdal gibi büyük Alevi âşıkların bestelerini, sözlerini bir demet halinde dinleyicisine sunuyor…

KIRK'LARIN CEMİ

Cem Çelebi, Ali Ekber Çiçek’in tüm dünyada tanıttığı meşhur Haydar Haydar deyişini okurken, Ahmet ile aramızda Kırklar’ın Cemi’ne dair birkaç konuşma geçti. Konu hakkında doğrudan bir müşahedem ve bilgim yok. Herhangi bir "cem ayini"ne katılmadım. Duyduklarım ve okuduklarım, konu hakkındaki bilgilerimi belirliyor, fikrimi değil…

Rahmetli İren Melikof’un Kırkları’nı Cemi’nde isimli (Demos Yayınları, çeviren: Turan Alptekin) eserindeki, “Şaman İnancı ve Sûfilik Arasında 13. Yüzyılda Bektaşiliğin Kurucu Adı: Hacı Bektaş” makalesinin bir bölümünü aynen aktarıyorum.

“Birazdan Ayin-i Cem, ‘Birlik Ayini’, aynı zamanda Kırklar Meclisi de denen bir Alevi Töreni ile de karşılaşacaksınız  Bu, öte-dünyada, zaman dışı bir evrende geçmekte olan bir olayın yansılanışıdır. Törenin erkânı, Safevî’ler döneminde, muhtemelen Şah İsmail zamanında kurallaşmıştır.

Erkân birkaç bölümden oluşmaktadır. Öğreti açısından ağırlıklı olan bölüm, Ali adının ayrılmaz biçimde Tanrı adının söylenişiyle kaynaştığı tevhid (Tanrının birliğinin söylemi) bölümüdür. Ali, Şah sözcüğünde belirmededir. Şah İsmail döneminde bu, ruhanî olan Şah ile ölümlü Şah arasında, istenen bir kaynaşmaya yol açmaktaydı.

Ardından, Peygamber’in Miraç olayının anlatımı gelir. Bu yolculukta, Peygamber, Kırklar Cemi’ne ulaşır.  Kırklar’ın Ali’den başkası olmayan başkanları onu karşılar. Ancak söz konusu, ezelî niteliği içinde Ali’dir ve Peygamber onun bu niteliği ile tanıyamaz. Nerede bulunduğunu öğrenmek ister. Ali, "Biz Kırklar’ız ve Kırkımız Bir"iz, der. Sözlerinin kanıtı olarak parmağını keser ve o anda bütün Kırklar’ın parmağı kanar. Peygamber, "Fakat siz 39 kişisiniz", der. Kendisine, "Birimiz rızk toplamaya gitti", denir ve kanayan bir el belirir. Bu, o sırada bac toplamaya gitmiş olan, Orta Çağ meslek loncalarını Pir’i, Selman-ı Farisî’nin elidir. Bölüm, Orta Çağ Türkiye’sinde büyük ağırlığı olan Ahi törenlerinden esinlenmiştir.

Selman, sadaka toplam görevinden bir tek üzümle döner. Peygamber bu taneyi sıkacak ve Kırklar’ın hepsini esritecek kadar şerbet çıkaracaktır. Bu şerbetten kendisi de içerek esriyen Peygamber semâ’a kalkar. Türbanı çözülür düşer ve kırk parçaya bölünür. Kırklar’ın her biri bir parçasını kuşanır, hep birden Muhammed-Ali aşkına dönmeye başlarlar.

Törenin bu anında, semah’da yer almak isteyen erkeklerle birlikte kadınlar da kalkar ve dönmeye başlarlar.

Dua biçimini almış, kuralları belirlenmiş bir tören dansı söz konusudur. Mevlevî’lerin, gezegenlerin güneşin çevresinde dönüşlerini simgeleyen sama’larından farklı olarak, Alevî’lerin Semah’ı turnanın uçuşunun yansımasıdır.

Turna, Asya’nın büyük bir kesiminde, Uzak Doğu’da olduğu kadar Orta Asya’da da kutsal tanına bir kuştur: göçer toplulukların, aynı zamanda ebedî yaşamın ve dönüşün simgesidir.

Semah’tan sonra tören, Kerbelâ olayının, İmam Hüseyin’in ve onun susuzlukla can vermiş olan yoldaşlarının şehadetlerinin anılışıyla sona erer: su getirilir, şehitler aşkına herkes bir yudum içer. Deyişler okunur; tören bu katıksız Şiî anışla son bulur.” (S:17, 18.)

*** 

HAYDAR HAYDAR DEYİŞİNİN SÖZLERİ VE ANLAMI

Arkadaşım, değerli eğitimci Veysel Dinler'in gönderdiği mailden çıkan hazineyi de aktarmayı bir borç kabul ederek sizlerle paylaşıyorum: Çünkü internette dolaşan birbirinden uyduruk sözler değil, Ali Ekber Çiçek'in dedesinden duyduğunu (o da muhtemelen dedesinden, dedesi de kendi dedesinde duymuştur...) söylediği sözlerin en derli toplusu... 

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallakta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed, birisi Ali
Lahmike lahmide Bir'e düş oldum

(Yerin göğün çatısı, binası çatılmadan, yapılmadan muallakta, boşlukta iki nurla aydınlandım. Birisi Muhammed, birisi Ali. (Aslında Âli, hiçbir Alevi ya da Sünni'nin üzerinde durmadığı biçimde Allah'ın doksan dokuz adından birisidir ki anlamı yüksek olan demektir. Bana göre bu anlam Hz. Ali'yle özdeşleştiği için unutulmuş ya da göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla bu yüksek anlamına bir gönderme vardır.)

Ezdi aşkın şerbetini hûş etti
Birisi doldurdu birisi nûş etti
İkisi bir derya olup cûş etti
Lâl ü mercan inci dürr'e düş oldum

(Aklını kullanıp (şeker) ezerek aşkın şerbetini, ilacını, içkisini yaptı, birisi doldurdu, birisi içti. İkisi bir araya gelince (âdeta) derya olup coştular, kaynadılar.  Değerli (kırmızı renkli) lâl taşına, mercana, inciye gark oldum ya da bunlarla donandım.)

Ol derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el-aman
Erişti carıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

(O derya üzerinde bir süre kuş gibi gezindim. Bu sırada kanadım yoruldu, bana yardım edin. Çağrıma şehinşah bakışlı bir ulu sultan yetişti.)

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde 'Yeşil Ben' göründü nişan
Kâf u nûn süresin okudum o an
Arş Kürs binasında yare düş oldum

(Ulu sultanı yüzünü açtığında yeşil benden nişanı göründü. O anda Kâf u Nûn suresini okudum, Arşta, Kürste (yüksek yerde, Allah'ın evinde) oturdum.)

Ben Adem'den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup, bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için har'a düş oldum

(Ben, Âdem'den evvel çok gelip gittim, yağmur olup yağdım, ot olup bittim (varlığın yaratılışına göndermede bulunulmaktadır). Cennet'in bağında bir bülbül gibi seslendim, gülün aşkı için dikene düştüm.)

Âdem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Adem'e can olup Şit'e süzüldüm        
Muhabbet şehrinde kâra düş oldum

(Âdem ile balçık olup ezildim, bir noktada dört hurufa (dört harfe, Allah sözcüğünün Arapça yazılışı ALLH - dört harfe gönderme vardır) yazıldım. Adem'e can oldum, Şit'e süzüldüm, sevginin şehrinde kârlı oldum.)

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inandım kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nâr'a düş oldum

(Mecnun olup Leyla için dolandım, sevdiğimi bulduğuma inanıp kandım.Erkek melekler elinde Cennet giysisi giyindim. Dostla kavuştuğum zaman onun yakıcı ateşine düştüm.)

On dört bin yıl gezdim pervanelikte
Sıdkı ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dâr'a düş oldum

(On dört bin yıl gezdim dünyada, evrende. Sıdkı adımı buldum ulu divanda. Mest olunan yerde aşk meyini sundular. Kırkların ceminde dâr'a durdum,suçlu muyum, suçsuz muyum (günahkâr mıyım) orada soruldu.)

Sıdkı'yım çok şükür didara erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pîr'e dûş oldum

(Sıdkı'yım çok şükür nur yüzler önüne çıktım. Aşkın olduğu yerde hak yoluna girdim. Gerçek âşıklara malımı mülkümü verdim, adağımı yerine getirdim.Böylelikle Hacı Bektaş Veli ile yüz yüze gelmiş oldum.)

Sözlükçe:

Car (çağırmak): Yardımıma çağırmak, imdadıma yetişilmesini istemek.
Cûş etmek: Coşmak, kaynamak,taşmak.
Divan(elik): Ulu divan, Yol'a girmek isteyenlerin arınmış olup olmadıklarının belirlendiği divan, suçlu suçsuz ayrımının yapıldığı yer.
Didar: Yüz, meydan, açıklık.(Burada) Yüz yüze geldim.
Dara düş olmak: Ayn-ı Cem'in yapıldığı dergâhın ortasında bulunan ve tarikata giren canların ikrar verdiği yerde, dar meydanında dara durmak. Düş olmak ise burada iki eli önünde bağlı dizüstü oturmak. Dedenin vereceği hükmü beklemek, sorularına karşılık vermek,aklanmak ya da suçlanmak, hakkında karar verilmek üzere oturuş biçimidir.
Firdevs: Cennet'in en güzel bölümü.
Gılman: Genç erkek melek.
Hûş etmek: İlaç kılmak, ilaç olsun diye yapılan işlem. Akıl etmek, bilinç oluşturmak.
Har: Kuvvetli ateş. 
Huruf: Allah dört harften oluşmuştur, bu harflere göndermede bulunulmaktadır.
Huruf,harf demektir. Her insanın yüz hatlarının benzediği harfler ile Allah'ın adı okunabilmektedir. Postnişin Hilmi Dede Baba'nın 'Tuttum aynayı yüzüme, Ali göründü gözüme' sözleri, Hurufiliğin Bektaşîliğe (Aleviliğe) bir yansıması olarak görülür. İnsanın, Ali'nin şahsında anlamını bulan Tanrı'dan bir parça olduğunun en açık dile getirilişidir.
Hulle: Cennet giysisi.
Kâf u nûn: Tanrı'nın âlemleri yaratmak için "Kün" yani "Ol" emrinin geçtiği sure.
Lâl: Değerli kırmızı renkli taş.
Muhabbet: Sevgi
Mahbub: Sevgili
Meta: Mal, mülk, ürün.
Nikap: Örtü, yüzü kapatan örtü.
Nûş etmek: İçmek, içen kişi, efsunlanmış, okunmuş dolu, bade.
La hmike lahmi: Eti etimdir: "Yâ Ali, etin etim, kanın kanım, cismin cismim, ruhun ruhumdur!"mealindeki Hadis'e gönderme vardır.
Visal: Ulaşmak, kavuşmak.

Şiir için kaynak Kitap: Alevi Bektaşi Şiirler Antolojisi, İsmail Özmen, Kültür Bakanlığı Yayınları, C: 4, S: 585 (Yorum ve sözlük Veysel Bey'e aittir).

4 yorum:

  1. bu deyişin sözleri sıtkıyamı ait ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın guredan, Veysel Bey'e göre öyle...

      Sil
  2. Harika ögretici yazı için bin teşekkür. Okuyoruz, okutuyoruz. Yanlışları düzelttik sayenizde.Esen kalın.







    YanıtlaSil