26 Ocak 2012 Perşembe

Ata Demirer, Berlin Kaplanı oldu!

Ayhan Kaplan’ı sevmeli miyiz? Yadsımalı mıyız? Anlamaya mı çalışmalıyız yoksa komik mi bulmalıyız? Ata Demirer’in bir komik olarak hayatımıza girmesi ve kısa bir süre içinde “komik-i şehir”lere karışması üzerine “kış, kış” diyerek üş kere tahtaya vurmuştuk! Demirer, çok inandığı bir komedi filminden sonra bir parçacık hayal kırıklığına uğramış, uzun bir aradan sonra da “Eyvah Eyvah” filmlerine imza atarak moral bulmuştu…
 
Gişede Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar gibi büyü rakipleri olan Demirer, elbette minimalist sinemaya değil (ki zaten minimalist bir filme sığacağını sanmıyorum!) ana akım sinemasına dâhil olmalıydı. Oldu da. Demirer böylece gişe için dördüncü filmini çekmiş oldu. Saf Osmanlı Sultanı ve Trakyalı saf köylü gencinden sonra şimdi de Alamancı Ayhan’ın saftorikliğini sunuyor seyircisine…

Muhtemelen bir milyonun üzerinde hâsılat yapacak Berlin Kaplanı’nın öyküsü kısaca şöyle: Ayhan Kaplan (Ata Demirer), Berlin’de yaşayan, geçimini boksörlük ve fedailik yaparak sağlayan bir Türk’tür. Ayhan girdiği maçların çoğunu kaybetmiş, kendisini destekleyen Karadenizli Hacı’ya 17 bin avro borçlanmıştır. İşler ters gidecek ve bu borç büyüyecektir. Antrenörü Cemal, bu saf ve namuslu delikanlıya, Hacı tarafından borçlarına mahsuben önerilen şikeli maçı kabul etmesini teklif eder ama Kaplan bu işe bir türlü yanaşmaz ve… tüm Keloğlan masallarımızda olduğu gibi talih kuşu gelip onun tuhaf tıraşlı başına yapar!

Kaplan, Keloğlangillerden bir Türk olduğu için onu baştan seviyoruz. İyi olmasını istiyoruz fakat onun Almanlaşmış hali biziz birazcık rahatsız ediyor. Ayhan, “Keçiler keçiler, başındaki neçiler?” trirpleri çekmese de tüm iyilikleri şahsında topladığı için yadsımaya başlıyoruz. Çünkü bu durum, doğrudan, filmin Alamancılar için çekilmiş olduğunu akla getiriyor. Bir tek Ayhan iyiyken etrafındakiler ya deli, ya çocuk ya da sahtekâr tipler olması, “Eh yani iyi adam olmak için illa ki Almanya’da mı yaşamak lazım canım?” sorusunu akla getirmiyor değil.

Ayhan’ı anlamaya çalışırsak daha iyi olacak. Çünkü gurbet elde yaşayan her Türk vatandaşı gibi (bilhassa üçüncü nesil) içlerindeki derin anavatan hasreti onların gözünde Türkiye’yi bir cennet, Türkleri de sığınacak insanlar olarak algılıyor olmalılar… Bu dururumda yönetmenin hikâyeyi Ayhan Kaplan’ın gözünden anlattığını düşünüp, “Ya! Demek Alamanacı kardeşlerimiz bizi bir zamanların özü sözü bir Türklerine denk görüyorlar, kendimize çeki düzen verelim,” dememiz gerekiyor!

Filmi komik mi bulmalıyız sorusuna gelince. Bulmalıyız evet ama bence küçük bir eksik var: Ata Demirer’i kiloları da filmde bir komik unsur olarak kullanılmalıydı! Çünkü o cüssede bir boksörün asla bir maç kazanamayacağını bir çocuk bile anlar (gerçi küçük bir bahanemiz var: Ayhan zaman zaman atak geçirerek deli kuvvetine sahip olabiliyor).

Sözün kısası: Berlin kaplanı gişede büyük başarı kazanacak gibi görünüyor. Umarım yanılmam!

23 Aralık 2011 Cuma

Labirent: Tolga Örnek "Market Konsepti" Sinema Yapmayı Seviyor mu?

Tolga Örnek’in yönettiği, Meltem Cumbul , Timuçin Esen, Sarp Akkaya ile Rıza Kocaoğlu’nun oynadığı Labirent’i izledikten sonra ilk aklıma gelen şey "Zenciler birbirine benzemez ama terörizmi anlatan filmler çok benzeşir" gibi bir cümle oldu. Hikâyesi, on yıl kadar önce İngiliz konsolosluğu ve HSBC binası önünde patlatılan, can ve mal kaybına yol açan terör saldırılarını hatırlatan Labirent, Hollywood filmleri dizgesinde işliyor... 
Hikayedeki karakterleri, Amerikan TV dizileri veya filmlerindeki polis karakterlerini andıran, Pentogon'un "düşman tanımı", CIA'nin suç analizi, muhbir ilişkileri, karşı casusluk örgütlenmeleri ve dezenfarmosyon biçimleri… gibi her bir daha önce Hollywood sinemasında defalarca kullanılmış ve eskimiş  sinemasal unsurların ödünç alınmış hali... Tüm bu olumsuz çağrışımlar Labirent'i, nasıl söylesem, "market konsepti" bir ürün haline dönüştürüyor… 
Örneklemek gerekirse: McDonald’s dünyanın her yerinde aynı renk, aynı, çeşni, aynı ürünleri yerel tatları katarak sunar ya, Labirent’te de biraz o hava var!
*
Labirent filminde üzerinde durulacak önemli şeylerden biri Meltem Cumbul’un olgunlaşmış halidir. Hem bir kadın olarak, hem bir oyuncu olarak göz doldurduğunu, rolünü bihakkın canlandırdığını özellikle vurgulamak isterim. Timuçin Esen gerek tipi, gerekse Elazığ aksanını ile kalbimizi kazanmış, beğendiğimiz bir oyuncuydu evet ama Elazığı aksanı gidince bir Holywood karakteri gibi yabancılaşmış. Umarım izleyici böyle algılamaz!
*
Yönetmen Tolga Örnek, belgeselden, yakın siyasi tarihi anlattığı dönem draması Devrim Arabaları'na, "Pompaya devam" düşkünlüğünden ciddi terör sorununa kadar birbiriyle alakası olmayan konuları işlerken "market konsepti" film çekme tekniklerini hiç bırakmayarak kendi izini belli ediyor. Sinemasını ticari sinema içinde değerlendirmekten başka çare yok, çünkü felsefi duruşu hala meçhul. Türkçe yazan, Türkçe film çeken bir sinema adamı olarak Tolga Örnek’ten duruşunu belirlemesini beklemek bizim hakkımız. 
Bekliyoruz.