18 Şubat 2017 Cumartesi

22. Türkiye Almanya Film Festivali Onur Konukları Ara Güler ve Jürgen Jürges

Onur Ödülleri, Ara Güler ve Jürgen Jürges'e.
Türkiye Almanya Film Festivali'nin bu yılki onur ödüllerinin "görsel estetiği ödüllendirmek"
fikrinden hareketle görüntü yönetmeni Jürgen Jürges ve fotoğraf sanatçısı Ara Güler’e verileceği açıklandı. Festival sekretaryasından verilen bilginin tamamı şöyle: 50’li yıllardan bu yana Türkiye’nin sanat algılayışının küreselleşmesinde öncü rol almasından dolayı Sayın Ara Güler’e Festivalin onur ödülü verilmektedir. Güler insanı her zaman çalışmalarının merkezinde tutan tarzıyla Dünya’nın değişik kültürlerinden insanları bizlere yakınlaştırmış, adeta komşu kılmış, özgün perspektifiyle sinemacıların uluslararası ve kültürlerarası bakış açısını derinden etkilemiştir. Güler, görsel estetiğin, kültürel köprülerin, hümanizmin ve özgünlüğün referansıdır. Tanıdığımız birçok sinema eserlerinin görsel çarpıcılığını ve yoğunluğunu „Ara Güler ekolüne” borçluyuz.

13 Şubat 2017 Pazartesi

Türkiye Almanya Film Festival 22 Yaşında

Almanya'nın Nürnberg kentinde 22 yıldan beri gerçekleştirilen Türkiye Almanya Film Festivali, bu yıl 4 Mart'ta başlıyor. Jürgen Jürges ve fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in onur konuğu olarak katılacağı festivalde Türkiye ve Almanya'dan 9 film ana bölümde yarışacak. Seçici Kurul Başkanı Edgar Reitz başkanlığındaki Uğur Polat, Ercan Kesal, Petra Kashmiry ve Braish Karademir'den oluşan jüri 9 film içinden en iyileri seçecek! Bu yıl seyirciler de oy kullanarak seyirci ödülünü alacak filmi belirleyecekler. 

22 Aralık 2016 Perşembe

ASSASSIN’S CREED Kızıl Elma'nın peşinde

H

ASSASSIN’S CREED filminde her bir karakterin peşinde olduğu "arzu nesnesi" tarih bilenler için çok tanıdık! Osmanlı Sultanları huzurunda, Divan-ı Hümayun'da, kıtalara hükmeden devletlû vüzerâ tarafından münakaşa edilen "Kızıl Elma", filmde insanların genetik şifresini içinde taşıyan "kırmızı;) bir Elma" olarak dile getiriliyor! Filme göre "Elma"nın İncil'de bahsi geçiyormuş! Bazı Türk boylarının erken dönemlerde Hristiyanlığın bazı mezheplerine girdiklerini bildiğimize göre, Türklerin "kırmızı;) Elma"dan bîhaber olduğunu farz etmek, safdillik olur! 

Filmdeki suikastçılar ile Hasan Sabbah'ın "sır-kardeşleri" Haçlı Tapınak Şövalyelerinin peşinden koştukları "Elma", geçmişle (1492) bugünün (2016) harmanlandığı bir hikayede aranıyor! (Hasan Sabbah diğer adıyla Şeyhü'l-cebel) Şii İsmailiye Devletinin kurucusudur. Adamları yılanvari hançerleri ile suikast yaparlardı).

Atlama, zıplama, vurma, kırma, gırtlak kesme, ciğer sökme gibi en vahşi şiddet içeren aksiyon sahnelerinin arasında bu kadar naif bir "gaye=Elma" peşinde, hem de sureta şiddet genini yok etme adına yapılan eylemler, tarikatın İngiltere'deki tapınağında son buluyor. Tapınakçıların karşısında savaşan ASSASSIN (Haşhaşi) eylemciler ise "Elma"yı kaptırmamak için can pahasına mücadele veriyor. 

Anlayoruz ki, asıl gaye ile gizlenen gaye arasında derin fark var. Bu da Tapınakçılar ve suikastçilerin ikili (zahir-batın) dünyaları içinde hiç yabansı bir yaklaşım değil. 

"Şiddeti yok etmek için şiddet", "aydınlık için karanlığa geçmek" gibi senaristin suikastçılara yakıştırdığı ama yama gibi duran ucuz paradoksların uçuştuğu film boyunca, bu tür ucuzluklara hiç prim vermeyen Umberto Eco'nun derin zekasını, popüler saçmalamalara dirsek çeviren tutumunu takdir, hayranlık ve hayır ile anmadan edemedim... 

Şimdi kafama takılan soru(n)lara geleyim:

Soru(n) 1: ASSASSIN’S CREED'de sözü edilen "Elma" Türklerin Avrupa'yı didik didik edip halaç pamuğu gibi atarak aradığı "Kızıl Elması"ndan mı mülhem? Başka bir deyişle kaynak aynı mı? (Gelibolulu Mustafa Âli'nin Kızıl Elma ile Portekiz'i ilişkilendirdiği düşünülürse - ki bu bilgiyi doğrudan Ali'nin kitabında okumadım. Vikiden öğrendim-:)

Soru(n) 2: Suikastçılar (ASSASSIN) için reva görülen bu sıfat, söylenegeldiği gibi "Haşhaşi" kelimesinden mi geliyor yoksa Alamut devletçiğinin (davetü'l-cedide, Zanâdıka, Seb'iyye) şeyhi Hasan Sabbah'ın gerçek kimliklerini örtmek için gönüllü razı olduğu bir başka gizem miydi? 

Aslında "Haşhaşi" yakıştırması, "ASES" yani "Gece Bekçileri" kelimesini gizleyen bir örtü müydü? Elmayı Tapınakçılardan önce onlar Alamut'ta saklıyor da olabilirler (miydi?). 
{ASES (ﻋﺴﺲ) i. (Ar. ‘āss “gece bekçisi”nin çoğul şekli ‘ases') Kelime Türkçe’de tekil anlamında kullanılmıştır.}

Bu anlam açılımından ve her iki kelimenin söylenişinden de belli oluyor ki, Haşhaşî'den Assassin çıkmaz ama Ases'den bal gibi çıkar (Haşhaşi - Aşşaşşin / Ases = Assassin:).

Soru(n) 3: Aydınlık için karanlıkla çalışmak evrensel etik (ahlak) açısından ak mı yoksa kara mıdır?

Soru(n) 4: 'Özgür iradenin yok edildiği yerde her şey mubahtır' önermesine Karl Popper hayatta olsaydı nasıl bir yorum getirirdi?

Soru(n) 5: Tarihi olarak Tapınakçılar ile Haşhaşiler (Asesîler;) dost ve sırdaş olduklarına göre filmde anlatılan düşmanlık ne vakit zuhur etti? Yoksa Tapınakçıların 1300'de ağır işkencelerle yok edilişlerinden sonra mı? (Tapınakçılar, Fransa kıralı Filip tarafından 1300'lü yıllarda yok edilmişlerdi ama onların aslında yok olmadıkları, hatta intikam için yer altına çekildikleri iddia edilegelmiştir). Ve acaba yapımcı, ilerde ASSASSIN’S CREED UNTOLD gibi devam filmi mi çekecek?

Soru(n) 6: Filmin ilk karesinden son karesine kadar uçan "kartal" Hasan Sabbah'ın Alamut'undan havalanmış olabilir mi? (Alamut=kartal yuvası).

Soru(n) 7: ASSASSIN’S CREED in hikayesi çalıntı olabilir mi?

* Bu yazıya devam edeceğim ama halk otobüsünde ancak bu kadar oluyor 😎

 Halk otobüsündeki yazımın üzerinde birkaç defa düzeltme yaptığımı itiraf ediyorum...


KÜNYE: 
Yönetmen: Justin Kurzel 
Senaryo: Michael Lesslie, Adam Cooper, Bill Collage
Oyuncular: Michael Fassbender, Marion Cotillard, Jeremy Irons 




22 Ekim 2016 Cumartesi

Sinemamıza Altın Portakal rüyası mı, altın bir “Rüya” mı gerek?

Derviş Zaim
53. Uluslar arası Antalya Film Festivali her zamanki heyecan ve koşuşturmaca arasında geçip gitmek üzere. Antalya halkının gerçekten ciddi bir ilgi gösterdiği festival, uluslar arası olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Holywood'un dünyaca tanınan yüzleri hemen her yıl festivalde konuk ediliyor ve bu katılımları Antalya'nın gelecekte aranan, katılabilmek için davet umulan bir festivale dönüşmesi bağlamında birikim sağlıyor.

Yıllardan beri yaptığım gibi bu yıl da ulusal yarışmayı takip ettim. Altın Portakal rüyası görerek filmlerini festivale gönderen sinemacılarımız arasında şanslı olan 12 si seyirci ve jüri karşısına çıktı. Bu filmler arasında “usta” yönetmenlerin yetkin filmleri olduğu gibi, ilk filmini çekenlerin veya ustalaşma yolunda olanların filmleri de dikkat çekmeyi başardı. Mesela Rıza Sönmez ilk gün gösterilen ilk filmi “Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var”, ciddi bir gündem oluşturdu: çok konuşuldu… Bu çok normal bir durum olmasına rağmen benim daima yadırgadığım başka bir durum daha var. Çok uzun yıllardan beri yurt içi ve yurt dışı festivallerde deneyim kazanmış bazı sinefiller ve (hadi ben de bir kavram uydurayım) “festivalfiller” daha ilk günden itibaren bazı filmler için kulis yapmaya veya ödül almasını umduğu/arzu ettiği filmleri gündeme getirerek fikir toplamaya çalışıyor… Bu tür ödül kulisçileri adil/hakkaniyetli bir jürinin bile şaibe altında kalmasına sebep oluyor. Maalesef 53. festival günlerinde de bu tür kulisçiler, ödül simsarları hiç boş durmadı…

SOSYOLOJİK VE İDEOLOJİK SAPMALAR
53. Festival’in su götürmez biçimde iki favorisi var. Derviş Zaim (Rüya) ve Yeşim Ustaoğlu (Tereddüt). Jürinin dikkatini çekecek diğer filmler, Seren Yüce’nin “Rüzgârda Salınan Nilüfer”, Mehmet Can Mertoğlu’nun “Albüm”, Ümit Köreken’in “Mavi Bisiklet”, Tayfur Aydın’ın “Siyah Karga”sı. Barış Kaya- Soner Caner’in ilk film “Rauf” filmi ise benim, “sanatın ideolojiye bilinçli şekilde alet edilmesi” kategorisine rahatlıkla yerleştirebileceğim bir yapım. Teröre kurban olmak için dağa çıkan bir genç kıza âşık olan bir çocuğu takip eden kamera, aşk ve masumiyeti terörist (ve tabii terör) lehinde bir kutsamaya dönüştürerek Türkiye halkının yüzde 90’ının kalbini kırıyor…

Erkan Tahhuşoğlu ve Ayhan Salar’ı Eşik filmini hikâyesi, oyunculuklar ve anlatım bakımından yeterli bulmadığımı açık yüreklilikle söylemem gerek. Mete Gümürhan’ın “Genç Pehlivanar”ı da bütün sevimliliğine rağmen benim ödül kategorimin sınırlarına dâhil olamadı. Kıvanç Sezer’in Babamın Kanatları, pek çok festival takipçisinin dediği gibi “klasik” anlatımıyla ve bazıların deyimi ile “demode”. Etiketlemeler sanatta ne kadar doğrudur tartışılır ama ben, "Babamın Kanatları"ndaki Müslüman Kürtlerin davranışının Türkiye’de yaşayan Kürtleri yansıtmadığını düşünüyorum. Bu coğrafyanın sosyolojik yapısına ters bir hikâye. Filmde anlatıldığı gibi iyi oyuncu Menderes Samancıların canlandırdığı karakter tabii Müslüman! Allah’tan, güç dilediği eylem İslamın şiddetle men edip haram kıldıklarından…
Gözde Kural’ın "Toz"unu maalesef rahatsızlığım sebebi ile kaçırdım.

ANADOLU AYDINLANMASI OLMADI 
CİNSEL AYDINLANMA UYAR MI?
Uluslararası Antalya Film Festival’ini en dişe dokunur filmlerinden
Yeşim Ustaoğlu
Tereddüt, Türkiye'nin kanayan yaralarından biri üzerinden yürüyen dikenli hikâyesiyle dikkat çekiyor. Yeşim Ustaoğlu ustalaşmış bir yönetmen ama tüm hikâyelerinde olduğu gibi “Tereddüt”de de bir yarımlık hissediliyor. Remzi Oğuz Arık’ın 35-40 yıl önceki bir makalesinde yazdığı gibi, Türkiye maalesef “daha çocuk olmadan anne olmuş” kadınların ülkesi.  Yani bu sorun tarihi-sosyolojik bir gerçek ve kökü derinlerde olan ciddi bir mesele. Cumhuriyet’in en büyük yenilgilerinden biri... Çok erken bir dönemde “milletvekili, belediye başkanı seçmek için “oy” hakkı tanınan kadınlar, geleneksel sosyal yapı yüzünden “eş seçme” hakkını günümüze kadar tam bir katılımla elde edemediler. Bu kısıtlamaya “İslami kılıf” uyduran ham yobazlar ise aslında uydukları âdetin eski İran, Arap ve Mezopotamya “kanunsuzlukları” olduğundan bihaber…

Yeşim Ustaoğlu elbette “bilim değil film yapıyor” ama mesela Atıf Yılmaz’ın yıllar önce didik didik ettiği “cinsel uyanışa” odaklanacak yerde başını derinde yatana çevirse daha mı iyi olurdu demeden edemiyorum…
Ecem Uzun

Not: Bu arada Ustaoğlun’nun psikolojide vak'a çözmek için kullanılan “boş sandalye- empty chair” tekniğini çektiği sahnedeki yönetmenlik becerisi ve bilhassa genç oyuncusu Ecem Uzun’un oyunculuk performansını takdirle anarken “Les Miserables” filmindeki sahneye selam mı  verdiler çözemedim...

Yukarıdaki satırlarda “Altın Portakal rüyası” gören filmlerden söz ettim. Sıra “altından bir sinema estetiği/dili” rüyaları gören bir yönetmenin “Rüya”sından bahsetmeye geldi… Gerçeği söylemek gerekirse, Derviş Zaim, Türk sineması için gerçek bir kazanç. Ulusal (klasik/geleneksel) kültür ve onun sinemada temsili (yani bizden öncekiler tarafından var edilmiş sanat dallarını sinemada ifade etme) konusunda kafa yoran, fikir üreten ve bunu eserine yansıtan, yaşayan birkaç yönetmenden olup “kendi rüyasını gören Rüya” ile “kes-yapıştır” metodunun dışına çıkmayı başarmış bir sanaçı!
Derviş Zaim, 53. Festivalin “ulusal yarışması” için gerçekten özgün ve yetkin bir yarışmacı… Ona başarılar diliyorum... 


Derviş Zaim’in filmi ile ilgili sohbetinin bilhassa ilk 2 dakikasını dinlemenizi öneririm…







17 Ekim 2016 Pazartesi

53. Festivalin Açılışında İlkler Yaşandı

53. Uluslararası Antalya Film Festivali şaşaalı bir törenle açıldı. Dünya çapında tanınan yabancı film 
Bakan Nabi Avcı kırmızı halıda
oyuncularının da katıldığı kırmızı halı Oskarın 'red carpet'ini anımsattı. Açılış gecesine bu sefer Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı da katıldı. Avcı festivalin 53. defa yapılıyor olmasının takdire şayan olduğunu vurgulayarak Menderes Türel'i kutladı. Avcı bugüne kadar bir ilki gerçekleştirerek festivale katılan sinema yazarlarını da andı. 
İlklere sahne olan 53. festival hakkında daha geniş bilgi ve yorumlarımı daha sonra paylaşacağım...